Tolga Demir: “Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar adaletten uzaklaştı”
1 Kas, 2018 18:11 tarihinde eklendi

Tolga Demir: “Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar adaletten uzaklaştı”

Tolga Demir: “Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar adaletten uzaklaştı”

AKADEMİSYEN TOLGA DEMİR, MÜSBET MEDYA^YA KONUŞTU.

1. 17/25 ile başlayan ve 15 Temmuz ile devam eden süreçte, ülkemiz çok zor bir dönemden geçiyor, yüz binlerce insan komik gerekçelerle mağdur edildi. Sizce bu hukuksuz uygulamalar nasıl son bulacak, bu süreç daha fazla uzar mı?

Gündemi takip etmekten yorulduğunuz olur ya hani medya mensubu olarak, Türkiye’de son bir kaç yılda olan olaylar bir insanın ömrü boyunca belki şahit olamayacağı nitelikten, baş döndürücü bir hızda cereyan ediyor. Aynı zamanda bir evrilme sürecine şahitlik ediyoruz. Bu evrilme sadece ülkemizle sınırlı değil, coğrafyamıza özgü bir hareketlenme de değil, dünya adeta kabuk değiştiriyor. Türkiye’de de güç sahipleri mevcut pozisyonlarını pekiştirmek adına bırakın hukuk normlarını, devletin kendi çıkardığı kanunları bile umursamadığı bir süreç yaşıyoruz.
Demokrasinin yeniden inşası, adaletin sağlanması adına devlet aklının şapkayı önüne koyması lazım. Bugün AB ile birbirimize göz kırpmamız malesef ekonomik tedbirler kapsamında başlatılan dışarıyla iyi ilişki geliştirme girişimi olarak değerlendiriliyor. Türkiye’nin kendi insanına sağlayacağı adalet, sunacağı özgürlük, insan haklarına saygı gibi hususlar; dış ilişkiler, ekonomi ve yatırımcıya şirin görünme kapsamında olacaksa bunun adına adalet diyemeyiz. İyimser olmak isteyebilirsiniz ama hükümetin böyle bir derdi olduğuna dair henüz bir izlenimim yok doğrusu. En güncel ve kamuoyunun da ilgi duyduğu bir alandan ornek vereyim örneğin. Bylock mağduriyetleri AİHM tazminatları düşünülerek bir karara varılacaksa bence insani bir durum değildir. İçerik vardı yoktu, suç unsuruydu değildi gibi tartışmalara hiç girmeden söyleyebileceğim tek şey zehirli ağacın meyvesi zehirli olur, üzerine hiçbir şey bina edilemez.

Twitter’dan takip ettiğim bir kaç hukukçuyla bu konuları tartıştığım için özellikle bu alandaki mağduriyetlere vakıfım diyebilirim. Bir hukukçu “evinde bıçak olan herkesin cinayet şüphesiyle tutuklanması ve suçsuzluğunu ispata zorlanması” olarak yorumlamıştı durumu, aynen katılıyorum

Diğer bir husus Bank Asya meselesi.
Her devlet kendi ülkesinden kıyı bankacılığı üzerinden işlem yapanlara yönelik merak duyar. Karapara trafiği, terörizmin finansmanının engellenmesi ve küresel entegrasyon bunu gerektirir. Bu aslında sistemde fazlaca açıkları bulunan legal bir durumun kötüye kullanılmasına bir tedbirdir. Biliyorsunuz Pelin Ülker hanımın da aralarında bulunduğu dünyanın bir çok ülkesinden gazeteciler Panama Papers adlı skandalı yayınladılar, dünya çapında ses getirdi bu haberler. İstifalara sebep oldu. Yine Malta Files aynı şekilde.. Her ikisinde de hükümete yakın iş adamları ve hükümet mensuplarının isimlerini gördük. Peki Türkiye’de bir soruşturma konusu oldu mu? Bakın bugün iktidar yastık altından bankalara para yatırın diye çağrı yapıyor. Acaba bu iş adamları bu paraları getirdi mi? Varlık barışı çıkarılan bir dönemde bu şahısların paraları ne alemdeydi, neden offshore yatırımı seçtiler. Türkiye’de bir savcının bunun peşine düşebileceğine inanıyor musunuz? Bunları şu konuya giriş için anlattım, Bank Asya’ya para yatırdı diye onbinlercr insan işinden oldu belki, yine bir çoğu adli işlem gördü, tutuklandı. Peki bu banka Türkiye’de legal değil miydi, BDDK kanuna uygun kurulmuş ve faaliyet göstermiyor muydu? Eğer bu souya cevabınız Evet ise bu kadar insana yapılan zulüm degil midir? Cevabınız Hayır ise Bankanın o dönem ki yöneticilerinin bugün devlet kadrolarında çalışıyor olmasını nasıl açıklayacaksınız.

Sorunuza dönecek olursak Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar adaletten uzaklaştı, hicbir dönemde çıkarılan KHKlar belirli bir süre sonrasında etkisini devam ettirmedi ama bugün gelinen noktada çıkarılan onca KHKnın sonsuza kadar işlevsel olmasını, yargı denetimine kapalı olmasını isteyen Cumhurbaşkanının deyimiyle bir bürokratik oligarşi var. Bakın bu gelenek bir devlet geleneği değildir, işlediği suçu kapatmak isteyen bürokrasinin baskılarının sonucudur. Ama eğer bu uygulamalar gelenekleşirse bir sonraki meyvesi AKPli, CHPli veya kim olursa fişlenen her kesimin bir gecede terörist ilan edilmesidir. Sistem, hukuktan, kanundan, adalet duygusundan yoksun olarak kurgulanmış anlayacağınız.
Ama kendi kişisel görüşüm olarak şunu ifade etmeliyim ki kısa vadede Türkiye’nin hukuk zeminine oturmasını bekliyorum çünkü ülke olarak raydan çıkmak üzereyiz.

Ve bu hukuk zeminin, Brunson davasında olduğu gibi siyasi saiklerle değil her ülkenin vatandaşına sağlamakla yükümlü olduğu insan hakları, özgürlük eksenli olmasını diliyorum.

2. Çevrenizde mutlaka mağduriyet yaşayan biri ya da birileri vardır, bunlar içerisinde sizi en çok etkileyen olay hangisiydi?

Akademik camiadan bizzat tanıdığım ve şu süreçte çok sıkıntılar yaşayan arkadaşlarım var. Ama sosyal medyada okuduklarım inanın kabus gibi geliyor.

En çok dikkatimi çeken olay ne derseniz evladı yaşındaki görevli memurlardan gözaltında azar yiyen yiyen emekliliği gelmiş bir öğretmenin yazdıklarına içim burkulmuştu. Birincisi öğretmen olduğu için elbette, ama asıl vehim olanı ise daha sonra adli işlemler için pardon denilmesi. Ama hakları iade edildi mi, şuan ne iş yapıyor bilmiyorum. Bakın bir insana ceza verebilirsiniz, ama hiç bir dinde hiç bir sistemde insan onuruyla bağdaşmayacak eziyet, baskı, işkence yapamazsınız. Yaparsanız ve yapılmasına göz yumarsanız yönettiğiniz organın adı devlet olmaktan çıkar, çünkü kullandığınız bir mafya yöntemidir, terörist yöntemidir.

Gökhan öğretmeni biliyorum örneğin, göreve iade yazısını hatırlarsınız. Bu trajedidir işte. İade yazısı üzerinden bile hükümet medyası kiyameti kopardı.

Ruhunu güce satan psikolojik harp uzmanlarının anlayamadıkları husus şu Gökhan ögretmen aramızda yok ve bizim adalet mekanizmamızın onu yargılayıp suçlu veya masum olduğuna karar vermesine fırsat bile tanımadan işkenceyle öldürdük.

Yine sosyal medyadan hatırladığım cezaevinde bir bayan tedavi yapılmadığı, hastaneye götürülmediği için vefat etmişti. Yine aynı tiksindirici refleksi burda da gördük, yandaş haberlerde ilaçları verildi açıklamalarını hatırlarsınız. Bu utançtır, o derece ağır bir hastanın cezaevinde olması utanctır, orada ölmesi utanctır. Yok mu bu cezaevinin müdürü, yokmu savcısı. Bu insan ölüyor diyebilecej bir Allahın kulu çıkmamış mi? Kardeşi veya ailesinden birisiydi yanlış hatırlamıyorsam twitterdan yardım istiyordu. Ve malesef bir Allahın kulu elini uzatamadı. Bu olayı yakından biliyorum çünkü bana da yazmışlardı. Bu olay konuşulurken ertesi gün Yunanistan da başka bir hanımın kalp krizinden vefat ettiğini, cezaevinde vefat eden hanım için çok üzüldüğünü okumuştum. Twitterda yazıştığım bir arkadaşım cemaatin kalbi birlikte atıyormuş yazmıştı. Asıl kahreden olay ise o hanımın evlatlarıyla Merıc yolundaki videosu oldu. O küçuk kız çocuğunun dondum anne sesini duyan Akpli milletvekilleri ne hissetti acaba. Ben o sesi unutamıyorum. Meriçte Ege de yok olan aileler, cezaevinde anneler, bebekler, hastalar… 8 kişilik koğuşlarda 20-30 kişinin kalması, bunların hepsi bu ülkede oluyor işte

3. Hakkında arama kararı olanlar ya da pasaportuna el konulan vatandaşlar illegal yollarla yurtdışına çıkıp özgürlüğe kavuşmak istiyor, ancak Meriçte facia ile sonuçlanan olaylara bakacak olursak bu yöntemi doğru buluyor musunuz?

Benim dünya görüşüme göre aslolan özgürlüktür. Hangi inançtan olursa olsun insan özgürlüğüyle insandır, onuruyla insandır. Bunların çignendigi hele ki eziyete, işkenceye dönüştüğü bir yerde yaşamak, ne kadar yaşamaktır. Ki Islamda da esas olan özgürlüktür. Röportajin başında da demiştim ya bir evrilme süreci yaşiyoruz, işte gülen hareketinin evrimi de bu şekilde oluyor belki de.

Degil sadece Meriçten ülkeyi terk edenler, resmi rakamlara baktığımızda bile hiç bir adli sorunu olmayan ancak gerek gelecek kaygısı, gerekse insan haklarına saygılı bir ortam arayışında bir çok insanin gittiğini duyuyoruz. KHK’lılar suçlandı, dışlandı, iş verilmedi, ağaç kökü yesinler denildi işte şimdi gidiyorlar, peki ya diğerleri.. Eşi, yakını vs arandığı için, işlem gördüğü için pasaport verilmeyenleri, pasaportları iptal edilenleri biliyorsunuz. Bakın buna suçun şahsiligine aykırılık mi dersiniz, anayasal güvence altında olan seyahat özgürlüğü mü dersiniz neyle açıklayacaksınız? Ya şimdiye kadar hükümetler aptaldı, şimdi bu uygulamayı getirenler çok mu akıllı? Bunlar kolaycılıktır, iş bilmemezliktir. Hükümete bu aklı veren bürokratlar her kimse bugün hükümetin karşı karşıya oldugu uluslararasi kredibilite sorununun da sermaye kaçışının da mimarlarıdır.

Yöntemin doğruluğuna gelecek olur isek mültecilerin genel anlamda Akdeniz’de, Ege’de yaşadığı facialara bakarsak dogru bir yontem degil diyebiliriz ama ya elinizdeki tek yöntem bu ise.. Bununla birlikte alınmayan tedbir elbette vebaldir bence.

4. İçerde 17 bin kadın, yaklaşık 700 bebek ve hasta tutukluların bulunuyor olmasını bir kaç cümle ile yorumlar mısınız?

Bakın ülkeye hukuk gelir, adalet gelir, insan hakları gelir. Hepsi olur ama bahsettiğiniz rakamlar bir sehrin nüfusu kadar. İşte bu tablo da tarihe mal olur. Soykırımla anılırsınız, bu rakamları neyle açıklar bir hükümet. Allah aşkına bizde 17bin kadın mensubu olan bir terör örgütü var diye yabancı ülkede bir sunum yapabilir misiniz, gülmezler mi size? Suç olarak da bankaya para yatırdı, bylock kullandı derseniz bu sefer akıl sağlığınızdan şuphe ederler. Üstune bir de 700 çocuk var derseniz gerisini siz düşünün. Totaliter rejimler ve diktatörlük eğilimleri endeksleri oluşturulurken vatandaşların etkin hukuk yollarına ulaşabilmesi başlıca kriterlerdendir. Simdi tüm söylediklerimi bir yana koyun diger yana da baro başkanının avukat vermedik sözüyle hukumete şırınlık yapmasını ekleyin. Ileride bu gunler icin bunun bir toplu kırım olduğuna karar verilirse şaşırmam.

5. Biraz da medyadan konuşalım, gazetecilere akredite uygulanmaya devam ediliyor, muhalif gazeteciler göz altına alınıyor, basın özgürlüğü ve içerde bulunan tutuklu gazeteciler ile ilgili neler söyleyeceksiniz?

Özgürlüğün olmadığı bir ortamda medyanın özgürlüğünden söz etmek de elbet imkansızdır. Ama dedim ya asıl olan özgürlüktür diye.

Ben yeni nesil gazeteciliğin kendi imkanlarıyla bu eski üsul baskıcı rejimleri aşabileceğine inanıyorum ve bir sonraki neslin doğru bilgiye erişimi bu anlamda daha kolay olacaktır. Gazetecilik doğru haberi ulaştırmaktır, kahvehanelere hapsedilen insanlara bedava dağıtıp yalanlarla beyinleri uyuşturmak olmamalıdır.

Medya bugün tek ses. Donarak şehit oldu askerlerimiz donarak sene 2018. Var mı medyadan ses. En vatanseverimiz, milliyetçilerimiz de havuz medyası oluverdi ya birden bire onca açılım manşetlerini unutarak. Hadi hükümeti elestiremiyorsun, ya Allah aşkına hiç değilse dağlara iki çift laf et. PKK şehit edince sayıyoruz, sövüyoruz. Donarak şehit olunca boşa mı düştü medya yani. Ya sene 2018 Allah aşkına. Sarıkamış’tan örnek veriyor bana. Sarıkamıs’ta açlıktan ölmemek için çarıklarını yemişti askerlerimiz. Ya sene 2018.

Eski medya dedigimiz, hükümetin Dogan medya tekelinden kurtarma söylemleriyle basın mensuplarına karşı açtığı cephe medyada dönüşümü tamamlamış durumda. Emekci basın dediğimiz hala ruhunu koruyor, özgür basınımız ejder meyveli smothie sofralarında. Yani medyanın resmi ülkenin resminden farklı değil.

6. KHK’lar ile birlikte binlerce insan işlerinden ihraç edildi, başka işlerde çalışmak istediler ama iş bulamadılar, şimdi de ihraç edilen doktorların SGK ile anlaşması bulunan hiç bir yerde çalışmasına izin verilmeyecek olan yasa teklifi getirildi. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz ?

Hekimlik yeminli meslek biliyorsunuz. Yani işi insanın hayatta kalabilmesi adına elinden geleni hiç bir ayrım gözetmeden yapmak. Şimdi böyle bir meslek grubuna karşı atılan adım kime zarar verir. Hükümet bir gecede hakim savcı polis unvanı vererek KHK açığını kapattı, eğitimi, liyakatı, adaleti sıfırlayarak. Şimdi aynısını sağlık sektöründe yaparsa şaşırmam ama dünyanın her yerinde sağlık giderleri devlet tarafından garanti altına alınan vekillerin halka attıkları bu kazığı da unutmam. Yani doktoru değil hastayı cezalandırmaktır bu.

7. AHİM’in Türkiye ile ilgili bu dönemdeki tutumunu nasıl buluyorsunuz?

AHİM’in duruşunu politize olmuş bulabilirsiniz elbet, hukumetin de bu anlamda müdahale girişimleri olmuştur, olmaktadır. AHİM’in gözden kaçirdıği gerçek Turkiye’de Anayasanın askıda oluşudur. OHAL öncesini, sonrasını bile etkileyen KHK’ların evrensel hukukta da hiçbir karşılığı yok. Anayasa Mahkemesi Başkanının duruşu ortada degil mi? Cumhurbaşkanının saygı duymuyorum dediği yargı kararlarını AİHM görmüyor diyebilmek için bence henüz erken. Ancak hal böyleyken AHİM’in etkili iç hukuk yollarını adres göstermesi başka bir açmazdır. Türkiye’de onca mahkemenin taşıyamadığı yükü bir komisyona yüklemek AHİM için bir endışe teşkil etmiyor diyemeyiz. OHALin kalkmasına ragmen etkisi devam eden KHKlar bir muammadır. Bunun yaninda Mart ayinda AİHM, Mehmet Altan ve Şahin Alpay’ın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (AİHS) güvenceye alınan haklara ilişkin sekiz şikayetinden, Anayasa Mahkemesinin de ihlal yönünde karar verdiği “Özgürlük ve güvenlik hakkı” ile “İfade özgürlüğü hakkı”nın ihlal edildiğine hükmetti. Evet malesef ağır işleyen bir çark.

Ama bana göre AİHM politize olmamaya endeksli faaliyet göstermeye özen gösteriyor.

8. Gelelim ekonomiye! Sizce ülkede ekonomik kriz var mı yok mu?

Baskı altındaki TÜİK verileri, merkez bankası rezervleri, yine çarpıtılarak açıklanan enflasyon rakamlarını Türkiye’de krizin olduğu zamanlarla kıyaslarsak sorunuzun cevabı evettir. Yani bu noktada var yok tartışmasını çoktan geçmiş bulunuyoruz.

Dış borçtaki artış, bozulan istikrar ve güven ortamının zedelenmesiyle başlayan sermaye kaçışı adım adım büyüdü ancak biz bunu Ağustos ayında Financial Times’ın liradaki değer kaybının Euro bölgesi bankacılık sisteminde kaygıya sebep olduğu yönündeki haber üzerine piyasaların verdigi tepkilerle öğrendik. Şimdi bu haberi hükümet medyası dış güçlerin oyunu, saldırısı olarak görür. Ancak bu haber aslında çoktan başlamıs bir durumun adının konulmasından başka bir sey degildir. Kriz adım adım gelene kadar biz ötelemeyi, görmemeyi tercih ettik, OHAL döneminin aymazlığıyla da bunu daha da görünmez kılmayı tercih ettik.

Evet kriz var ve alınan tedbirler bunun göstergesi. Sorunun varlığını inkar etmek siyasi bir yaklaşım olarak kabul edilebilir ama bunu ötelemek komadaki hastayı, iyileşmesinden umudu kesince narkozla acısız ölüme sürüklemeyi tercih etmek gibi olur. Bu noktada kaynağı belirsiz sıcak para girişi de narkoz olarak kullanılır. Malesef krizden çıkış reçetesi olarak da tüketim endeksli çözümler düşünüyoruz. Evet yanlış ama üretim yerine tercih edilen rant ekonomisi ülkeyi bu noktaya getirdi. Benim gördüğüm ekonomi yönetimimiz kafa karışıklığı bir yana yönetim krizine dönüşmüş durumda. Ama ülke için iyimser olmak zorundayım.

9. Birbiri ardına konkordato ilan eden büyük firmaları göz önüne alacak olursak ?”Gerçekten iflas mı ettiler yoksa işin içinde bir iş mi var?” sorusu geliyor akıllara, siz bu durumu nasıl yorumlayacaksınız?

Açıkçası konkordato ilanları başlayıp henüz basında bu kadar ses getirmemişken ben OHAL süreci boyunca yasaklanan iflas erteleme kararlarının OHAL’in bitimiyle başlayan bir birikmişlik olabileceğini düşünüyordum. Ama lira da beklenen ancak tedbir alınmayan değer kaybı sonrası konkordato ilanında bu kadar artış olması sürpriz olmadı.

Ben ekonomik görüş olarak Paul Krugman’dan etkilenen birisiyim. Ekonomik krizleri ortada hiç bir veri yokken tahmin etmesiyle meşhur biliyorsunuz. Bir nevi kehanet gösteriyor. Aslında reel piyasayı çok iyi okumasından kaynaklanan bir durum. Türkiye’nin şuan ki durumunu 1998 Asya krizine benzetiyor.

Asya Krizini dövizle borçlanmanın sonunda gelen ölümcül sarmal olarak açıklıyor ve reçetesinin güven ortamının inşa edilmesinden geçtiğini söylüyordu.

Biz bu sürece gelene kadar siyasi saiklerle dünyanın tüm finans otoritelerince kabul edilen derecelendirme kuruluşlarını hedef alarak dünyaya bizde güven ortamının bulunmadığını ilan etmiş olduk

Endonezya bu sarmala yakalandığında dış borcun GYSH’ye oranı yüzde 60’ın altından yüzde 170’e çıktığını hatırlayalım.

İşte buna sebep olan sarmalı Krugman şöyle tanımlıyor;

Etkili bir politikayla karşılık verilmediği sürece ülkedeki herkes iflas edene kadar para birimindeki değer kaybı ve dış borcun GSYH’ye oranınındaki hızlı artış
devam eder.

Anladığım kadarıyla bizde biraz Malezya, Güney Kore, Endonezya’nın çözümünü uygulamak istiyoruz; yani panik sonucu yaşanacak sermaye kaçışını engellemek için geçici sermaye kontrolleri getirmek, döviz cinsi borçları ödemeyi reddetmek yoluyla, borç rasyosunun hızlı artışını durdurmak. Diğer yandan da krizin bitmesinin ardından mali açıdan sürdürülebilir bir rejim oluşturmak için taşları dizmeye başlamak.

Ancak saydığım ülkelerin üretim ekonomisiyle ayakta durduğunu ülkemizin ise tüketim endeksli büyümeyi tercih ettiğini düşünürsek durumumuzun hayli kritik olduğunu anlayabiliriz.

Şimdi söylediklerim ışığında konkordato konusuna cevap verecek olursak konkordato talepleri icin iflastan kurtulmaya çalısan şirketlerin iflas etmeyi beklemeden başvurduğu bir tedbir diyebiliriz. Mevzuatımızda 2004 sayılı İcra iflas kanununda düzenlenen bu uygulamayla kanun koyucu finansal yapısı önemli ölçüde bozulan iyi niyetli ve dürüst işletmelerin korunmasını amaç edinmiş, krizden sağ salim çıkabilmenin bir yöntemi olabilir mi bilinmez ama alacaklıların korunması noktasında yerinde bir tedbir diyebiliriz.

Ticari ilişkilerin bu kadar karmaşık olduğu bir ortamda bu uygulamanın domino etkisine dönüşebileceğini ve bir noktada işlevsiz kalabileceğini de düşünmek lazım. Herkesin birbirine borclu oldugu ancak odeyecek paranın bulunmadığı, şirket varlıklarının son çare olarak paraya dönüştürülmesinin tercih edileceği bir sistem.

10. Ekonomide millileşme söylemlerini nasıl yorumluyorsunuz, sizce milli bir ekonomi mümkün mü?

Milli ekonomi üretime dayalı bir ekonomi ile mümkündür ancak biz rantı seçtik, kolay parayı seçtik. En basit şekilde anlatmak gerekirse siyasi iradenin bir gecede çıkardıgı değişiklikle 5 kat için verilecek ruhsatı 15 kat olarak vermeyi tercih ettik. Daha fazla inşaat daha fazla kazanç. Yani 15 liralık arsa bir imzayla 45 liraya çıkmış oldu. Muteahhitler, siyasiler bunu kazanç olarak gördüler, üretim olarak gördüler. Aslında bu durum balonun şişirilmesinden farklı bir durum değil.

İste şimdi karşı karşıya olduğumuz korku tam da bu. Ya balon patlarsa…

Şeker fabrikalarının arsa ve varlık değerlerinden daha düşük fiyata satıldığı gün yüzünde. Yine aynı mantıkla yapılmış bir işlem anlayacağınız. Üretim yerine rantı tercih etmek, istihdam oluşturmak yerine ahbapların zenginleşmesini tercih etmek. Hal böyle olunca siyaseti kim finanse ediyorsa siyaset onun siyasetidir, iktidar da onun iktidarıdır. Baronların ihtiraslarına kurban gitmiş bir ekonomi modelimiz var anlatmak istedigim, millilikten bahsetmek için çok uzağız.

11. 3. Havalimanı açıldı ancak tartışmalar devam ediyor, sizin bu konu ile ilgili görüşleriniz nelerdir?

Kaybolan hayatlar noktasından bakınca, kuşların göç yollarının değişmesinden bakınca, kot farkının indirilmesi ile bir gecede 2 milyar dolara yakın şirketlerin kazanç sağlaması yönünden bakınca, katledilen doğa, yok olan ormanlar yönüyle bakınca içinde insanın eksik kaldığı, etik değerlerin unutulduğu bir proje olarak görüyorum. Ne zaman ki hükümetin her secim dönemi dile getirdiği yerli uçağımız göklerde sloganındaki uçak o limana bir Airbus gibi iniş yapar o zaman düşüncelerim değişebilir. O zamana kadar benim gözümde sadece bir inşaat projesi olarak kalacaktır.

12. Şimdi de Türkiye’nin dış siyasetine yönelik bir kaç soru sormak istiyorum. Türkiye’nin Rusya’ya yakınlaşmasını ve sınır ötesi operasyonları doğru buluyor musunuz?

Denge politikası olarak Batı’nın karşısına Rusya’yı koyacaksanız sürekli varlığıyla gurur duyduğunuz ve çiğnetmeyiz dediğiniz kırmızı çizgileri inkar edeceksiniz, angajman kurallarını yeniden belirleyeceksiniz. Bunu bir mecburiyet, bir alternatif olarak görüyorsa hükümet geçmiş olsun derim sadece. Rusya güçlü bir ülke, doğal kaynakları olan bir ülke, kendi kendine yeten bir ülke ancak insani değerler yönüyle hak ihlallerinin, hukuksuzluğun atbaşı gittiği bir ülke. Bu anlamda Türkiye’nin yakınlaşması, güncel cıkarlardan öte yarına getireceği bir kazanç olmayan kısır döngüye girmektir. Rusya ile düşman olalım şeklinde söylemiyorum tüm bunları, Rusya’nın medeniyet anlaminda bize faydası olabileceginden umutsuzum. Çünkü iki totaliter rejimin birlik görunümu dünyada da böyle bir totaliterleşmeye sebep olacaktır, ülkeler tehlike gördügü anda gardlarını alacaklardır. Bu kutuplaşmalarda dunya ıcin hiçbir dönemde hayır olmamıs okudugumuz kadarıyla.

Sınır ötesi operasyonlar konusunda bugün uğraştığımız tablo bizim eserimiz. Daha düne kadar federal yapıyı dillendiren çevreler bugün milliyetçilik kisvesine sarılıyorsa saklamak istedikleri aslında kendi sebep olduklarıdır. Bana göre bir bataklığa doğru sürükleniyoruz.

13. Türkiye’nin Suriye politikası ile ilgili neler düşünüyorsunuz? Şam’da Cuma namazı kılacağız açıklamaları yapılmıştı ama ülkemiz Suriyeli mültecilerle doldu ve hala Suriye meselesi devam ediyor. Bu durumla ilgili neler düşünüyorsunuz ?

Birkaç yıl once okuduğum yabancı kaynakli bir yazıda Türkiye ile ilişki kurarken Erdoğan’ın kullandığı dilden bağımsız düşünülmesi gerektiğini, dış politikaya ilişkin sözlerin iç kamuoyuna yönelik mesajlardan öte bir anlam ifade etmeyeceğini anlatılıyordu. Yani diyorki seçim için dış politika çok güzel malzeme ve bunu üzerinize alınmadan planlamalar yapın. Acı bir durum değil mi? Şam söylemleri de böyle, Hollanda ile yaşanan kriz de böyle. Şam söylemi ortaya atıldığında totaliter Arap rejimleri bahar rüzgarıyla bir bir devriliyordu. İşte bu gidişatın ekmeğini yemek isteyen hükümet gereksiz ve anlamsız bir öngörüsüzlükle Şam söylemini geliştirdiler. Bu bakımdan şuan ki tabloda vebalimiz büyük.

14. Son sorum. 2018 bitmek üzere, 2019’dan beklentileriniz nelerdir, sizce 2019’da ülkemizde normalleşme süreci yaşanır mı?

Normalleşme için 2019un beklenmesi bile hata olur kanaatindeyim. Eğer hükumet yerel secimlere endeksli bir normalleşme süreci belirleyecekse kısa vadede ülkenin nefes alabileceğine inanıyorum ama otoriterliği tercih ederse ekonomik krizin daha da derinleşmesinden başka bir işe yaramayacağını düşünüyorum.

RÖPORTAJ: TUBA DEMİR

Bir Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlendi *